Kayıtlar

Yüzyıllık Bir Kazanım: Kadın Hakları ve Medeni Kanun

Bu yıl 8 Mart, yalnızca bir anma günü değil; aynı zamanda büyük bir toplumsal dönüşümün yüzüncü yılını hatırladığımız özel bir döneme denk geliyor. Çünkü bundan tam bir asır önce kabul edilen Türk Medeni Kanunu, Türkiye’de kadınların toplumsal statüsünü kökten değiştiren en önemli reformlardan biri oldu. Bu nedenle Dünya Kadınlar Günü’nü konuşurken, yüz yıl önce atılan bu tarihi adımı hatırlamak ayrı bir anlam ve aynı zamanda tarihsel bir sorumluluk taşıyor. Cumhuriyetimizin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yeni kurulan devletin yalnızca siyasi bağımsızlıkla yetinmeyeceğini; toplumsal hayatın da çağdaş değerlerle yeniden şekillenmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştu. Ona göre bir toplumun ilerlemesi, kadınların özgür ve eşit bireyler olarak hayatın içinde yer almasıyla mümkündü. 1926’da kabul edilen Medeni Kanun işte bu vizyonun en güçlü yansımalarından biri oldu. Medeni Kanun, kadınların aile içinde ve toplumda hukuki eşitliğini, ekonomik güvencesini ve birey olarak tan...

Dünya Sivil Toplum Günü

Dünya Sivil Toplum Günü, her yıl 27 Şubat’ta kutlanıyor. Sivil toplum; devlet ile toplum arasındaki boşluğu dolduran, toplumsal ihtiyaçları görünür kılan ve katılım kültürünü besleyen hayati bir alandır. Türkiye’de de binlerce dernek, vakıf ve platform; eğitimden çevreye, girişimcilikten insan haklarına kadar geniş bir yelpazede çalışıyor. Sivil toplum kuruluşları, yalnızca projeler üretmekle kalmıyor; aynı zamanda kamusal akla katkı sunuyor. Ancak sivil toplumun gerçek gücü, yaptığı etkinlik sayısından değil, inşa ettiği güven düzeyinden ölçülür. Sivil toplum kuruluşları, gönüllülük ve ortak değerler üzerine inşa edildiğinden; itibarın görünmeyen sermayesi olarak kabul edilen “Güven”, sivil toplum kuruluşları için yalnızca etik bir ideal değil; varoluşsal bir gerekliliktir. Bağışçının desteği, gönüllünün emeği, üyenin katılımı ve kamuoyunun itibarı aynı soruya dayanır: “Bu yapı adil, şeffaf ve hesap verebilir mi?” Söz konusu sorular, sivil toplumun öneminin bir gereğidir...

İstanbul’da Yalnızlık: Kalabalıklar İçinde Tek Başına

Metrobüs durağında soğuk bir sabah… Herkes aynı yöne bakıyor ama kimse birbirine bakmıyor. Bir kadın kulaklığını düzeltip telefon ekranına eğiliyor. Yanındaki adam kahvesinden son yudumu alıyor. Bir öğrenci çantasını göğsüne bastırmış, kalabalığın itişine karşı dengesini korumaya çalışıyor. Metrobüs yanaşıyor; kapılar açılıyor; yüzlerce insan tek bir gövde gibi içeri akıyor. Omuz omuza. Nefes nefese. Ama birbirine değmeden. Bir İstanbul sabahında her zaman yaşanan görüntülerin bir benzerine daha tanık oluyoruz... Köprülerde trafik, vapurlarda çay kokusu, turnikelerde kart sesleri… Şehir milyonlarca insanı aynı anda harekete geçiriyor… Aynı saatte evden çıkan, aynı durakta bekleyen, aynı asansöre binen insanlar vardır. Fakat bu eşzamanlılık, beraberlik değildir. Metrobüste göz göze gelmemek için başlar daha da eğilir. Birinin telefonu çalar, herkes duyacak kadar yakındır; ama kimse duymamış gibi yapar. Bir durak sonra biri iner, yerine başkası biner. Hayatlar yer değ...

Sevgi Bir Güne Sığar mı?

Her yıl 14 Şubat geldiğinde vitrinler kırmızıya boyanıyor. Kalpler büyüyor, fiyatlar artıyor, çiçekçiler sabaha kadar mesai yapıyor. Restoranlar dolup taşıyor. Sosyal medya romantik ilanlarla şenleniyor. Takvim yapraklarından biri, “Sevgililer Günü” olarak bize sevgiyi hatırlatıyor. Peki, sevgi gerçekten hatırlatılmaya muhtaç mıdır? Sevgililer Günü’nün kökeni Roma dönemine, Aziz Valentine’e kadar uzanır. Rivayete göre Aziz Valentine, evlenmeleri yasaklanan genç çiftleri gizlice nikâhladığı için idam edilmiştir. Bu anlatı, sevginin yasaklara rağmen var olma cesaretini simgeler. Yani başlangıçta bu gün, sevginin direnişini ve bağlılığın değerini temsil ediyordu. Fedakârlık vardı, anlam vardı, insanî bir derinlik vardı. Bugün ise tablo farklı görünüyor. Sevgi, çoğu zaman hediye paketine sarılmış bir zorunluluk gibi sunuluyor. Reklamlar bize “yeterince seviyorsan göstermelisin” diyor; göstermek ise çoğunlukla satın almakla eşdeğer tutuluyor. Sevgi adeta ekonomik bir performansa dön...

Hızlı, erişilebilir ama yakın değil…

Mesajlar anında gidiyor, görüntüler saniyeler içinde paylaşılıyor, fikirler hiç olmadığı kadar dolaşımda. Buna rağmen insan ilişkilerinde belirgin bir uzaklık var. Aynı masada oturup başka dünyalarda yaşayan, aynı cümleyi duyup bambaşka şeyler anlayan bir kalabalığa dönüştük. Hız arttıkça temas azalıyor. Daha hızlıyız. Daha erişilebiliriz. Ama nedense birbirimize daha yakın değiliz. Sorun teknolojide değil; ritimde. Her şey çok hızlı akıyor ama bu hız, durup anlamaya izin vermiyor. Dinlemek, beklemek, düşünmek zaman kaybı gibi görülüyor. Oysa yakınlık tam da bu “yavaş” anlarda kurulur. Göz temasında, sessizlikte, acele edilmeyen cümlelerde… Biz ise hızlanmayı ilerleme sanıyoruz. İletişim hiç bu kadar kolay olmamıştı, ama hiç bu kadar yüzeysel de olmamıştı. Birbirimizin hayatını biliyoruz ama halini bilmiyoruz. Paylaşımlarla temas kurduğumuzu sanıyor, gerçekte ise mesafeliyiz. Yakınlık emek ister; hız ise emeği sabırsızlıkla aşındırır. Bu hız, sadece bireyleri de...

2026 Davos Zirvesi’nde “Diyalog Ruhu”

2026 Davos Zirvesi, başta jeopolitik gerilimler, ekonomik kırılganlıklar, teknolojik dönüşümlerin hızı ve sosyal kutuplaşma gibi bir dizi karmaşık zorlukların yaşandığı bir dönemde yapıldı. Dünya, uzun zamandır konuşuyor ama birbirini dinlemiyor. Herkesin sesi var, fakat ortak bir dil giderek kayboluyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlar, tek bir ülkenin, tek bir kurumun ya da tek bir liderin çözebileceği türden değil. Jeopolitik gerilimler, ekonomik kırılganlıklar, iklim krizi, teknolojinin baş döndürücü hızı ve yapay zekânın dönüştürücü etkisi… Hepsi iç içe geçmiş durumda. Dünya gündemindeki artarak derinleşen belirsizlikler ve kutuplaşma ile başa çıkmak için artık sadece kararlar almak yeterli gelmiyor, farklı bakış açıları arasında samimi ve yapıcı bir diyalog kurmanın kaçınılmaz bir gereklilik haline geldiğini görüyoruz. Böyle bir dünyada “ben bilirim” yaklaşımı değil, “birlikte düşünelim” anlayışı değer kazanıyor. Diyalog, bu noktada bir nezaket biçimi değil; s...

Toprağa Dokunma Hakkı...

Çocukken kazdığım toprağın kokusu hâlâ burnumda… Toprağı her avuçladığımda yayılan serinlik, nem ve merak… Küçücük ellerimle kazdığım toprak derinleştikçe, sanki dünyanın kalbine yaklaşıyordum. İstanbul’un ortasında, doğayla iç içe bir hayatın içinde büyüdüm. Meyve ağaçları, bostanlar, ahırlar arasında geçen bir çocukluktu benimkisi. Domatesin çiçeğini, sütün kaynağını, baharın mucizesini yaşayarak öğrendim. Toprağın bereketini, doğanın anaçlığını orada hissettim. Bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki, bu deneyim sadece bir çocukluk hatırası değil; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin en saf hâliydi. O gün farkında değildim ama aslında çok daha kıymetli bir şey bulmuştum: Doğayla bağ kurmayı. Bir zamanlar şehirlerin ortasında bile doğa hayatın içindeydi. Bahçeler, bostanlar, hayvan sesleri, mevsimlerin ritmi… İnsan doğayı izleyerek değil, onunla yaşayarak öğrenirdi. Bir sebzenin nasıl büyüdüğünü, sütün nereden geldiğini, baharın neden umut taşıdığını deneyimleyerek kavrar...