21 Haziran 2015 Pazar

Babamın Keseri
Ramazan ayının gelmesi ile firmaların aile sofralarına ayrı bir önem veren reklamları da artmaya başladı. Özellikle gıda sektöründe faaliyet gösteren firmalar, üç kuşak bir arada oturan aile sofraları üzerinden, bu görüntüdeki sıcak aile yuvası imgesinden mesajlarını veriyor. Bu reklamlar bana rahmetli anne ve babamla kurduğumuz sofraları da hatırlatıyor.
Babam, aile sofrasının özel bir yeri olduğuna inanırdı. Hepimiz sofrada bir araya gelir, günün stres ve sıkıntısını giderirdik. Sofra bizim için bir özel paylaşım alanıydı. Sofrada surat asmak, birine iğneleyici dahi olsa bir söz söylemek, tartışmak gibi olumsuz etki yaratabilecek davranışlar yaşanmazdı. Bunlar belirlemediğimiz ancak hepimizin sofranın ruhundan çıkardığımız kurallardı. Bugün bile sofraların bu paylaşım ve birliktelik ruhuna ayrı bir önem veriyorum.
Ailemizde sofraların bu özelliği olmasına karşın bir akşam yemeğinde babamın hiç keyfinin olmadığını hatırlıyorum. Belli etmemeye, sofranın geleneğini bozmamaya çalışsa da canını sıkan bir durum olduğu anlaşılıyordu. Bu durum hepimizin dikkatini çekmişti. Belli ki ortada tatsız bir durum vardı. Ben ve kız kardeşim yemeğimizi sessizce yerken annem dayanamadı ve babama her şeyin yolunda olup olmadığını sordu. Babam yüzüne yerleştirdiği tebessümle bir sorun olmadığını, günün yorgunluğundan olabileceğini söyleyerek merak edeceğimiz bir durum olmadığına bizi ikna etmeye çalıştı.
Babam, bu havayı dağıtmak için havadan sudan bir konudan bahsederek bizi neşelendirmeye çalıştı. Yemeğimizi yedik, sofradan kalktık.
Sofra toplandıktan sonra hepimiz oturma odasında oturuyorduk. Babam, canını sıkan olayı paylaştı.
Babam inşaat ustasıydı. 
Bugün değerlendirdiğimde, babam iyi bir ustaydı. Yaptığı işin kaliteli olmasına çok emek verir, en iyiyi yapmaya çalışırdı. Tırnaklarıyla, alın teri ile işine dört elle sarılır, emeğine odaklanırdı. Bizlere, ailesinin huzur ve mutluluğuna gösterdiği özeni ve disiplini işine de gösterirdi. Babam, genel olarak bu çalışma felsefesine sahipti.
Babam o gün, Cağaloğlu’nda bulunan o dönemde Emniyet Sandığı Genel Müdürlük binası olarak kullanılan bir binanın onarım işinde çalışıyordu. Anlattığına göre binada kurulu iskelede çalışırken işçinin elinden keseri alırken, keser elinden düşmüş, mermerden yapılmış giriş merdiven korkuluğuna ve ardından tahta perdeye çarparak o sırada anne ve babası ile birlikte yoldan geçen bir kız çocuğunun başını hafifçe sıyırmış. Babam işini bırakıp çocukla ilgilenerek çocuğu hastaneye götürmüş, gerekli ilk müdahalenin yapılmasını sağlamış, ciddi bir şey olmadığına emin olduktan sonra hastane masraflarını da karşılayarak anne ve babasından özür dileyip işine geri dönmüş.
Babamın canını sıkan olay buydu.
Yaşanan olay ciddi bir sorun olmadan hallolmasına karşın akşam olmasına, olayın üstünden saatler geçmesine rağmen babam olayı unutamamış, istemeyerek neden olduğu bu olayın olumsuz olabilecek sonuçlarını düşünerek böyle bir olaya sebep olduğu için üzüntü duyuyordu.
Babamın, muhtemelen bu olayı değerlendirirken bizleri, bizim başımıza böyle bir olay gelirse ne kadar üzüleceğini düşünüyordu. Kendini çocuğun anne ve babasının yerine, çocuğu da bizim yerimize koyuyordu. Sorumluluk duygusu, empati ile birleşince babamın üzüntüsü de artıyordu.
Babamın, bu olaydan dolayı ne kadar üzüldüğü halen gözümün önünde...
Babam, eylemleri nedeniyle gerçekleşmese bile gerçekleşme riski olabilecek bir davranıştan dolayı sorumluluk duymuştu.
Çalışma arkadaşları gibi annem de olayın görünmez kaza olduğunu, bilinçli olmadığını söyleyerek babamı teselli etmeye çalışmıştı.

Çalışma Etiği

1966 yılında yaşanan ve babamın bize anlattığı bu olay, babamdan öğrendiğim en önemli yaşam dersleri arasında yer alıyor. Bu olay, neyi nasıl yaparsam yapayım bana, neden olduğum olayların sonuçlarından sorumlu olmam ve davranışlarımdan nasıl etkilenileceği konusunda empati duymam gerektiğini öğretti.
Mesleki ilgi alanım gereği de çalışma etiğinin önemini yakinen gözlemleme ve deneyimleme imkanım oldu.
Son dönemde yaşanan, Soma’da 301 madencimizin yaşamını kaybetmesi ile sonuçlanan facianın mahkeme süreci, Ermenek’te meydana gelen maden faciası, İstanbul’un göbeğinde bir inşaatta yaşanan ve işçilerin ölümüne neden olan asansör kazası gibi olaylar karşısında tanık olduğumuz tutum ve davranışlar çalışma etiğinin önemini kamuoyunun gündemine getiriyor. Basından bu haberleri okurken, babamın yaşadığı olayı hatırlıyorum. Babam, yaşadığı bu olayda büyük bir hassasiyet göstermişti. Oysa aradan yarım asra yaklaşan bir zaman geçtiği halde, son dönemde yaşanan olaylardan ilgili kişilerin gerekli hassasiyeti göstermediğini üzülerek takip ediyorum.
Çalışma etiğinin teorik birçok açıklaması bulunup, bu konuda değişik deneyimlere sahip olsam da babamın tanık olduğum üzüntüsüne vesile olan olay, benim için çalışma etiği konusunun odak noktasını oluşturuyor.
Babamın keseri ile sembolleştirebileceğim olaydan öğrendiğim birkaç konu var.
Bunlardan ilki,  babam, mesleğini icra ederken, kullandığı keseri, istemeden yolda geçen birine ufak bir zarar vermişti. Babam, kendini bundan dolayı sorumlu hissetmişti. Yani kişi eylemleri nedeniyle yol açtığı olayın sonucundan sorumludur.
İkincisi, yaşanan olayın daha kötü sonuçlanması da mümkün olabilirdi. Babam, bu ihtimali düşünmüş, olmamış bir olayın olma ihtimalinden rahatsız olmuştu. Bu da, kişilerin, çalışırken, gerekli bütün tedbirleri almaları gerektiğinin zorunluluğunu ifade ediyor.
Üçüncüsü de, babam, bizleri bu çocuğun yerine, kendini de anne ve babanın yerine koyarak empati yapmış, keser başımıza çarpmış ve olay canımıza mal olmuş gibi hissediyordu. Bu da herhangi bir olayda, olayın diğer tarafı ile empati kurmak, kendimizi onun yerine koymak anlamına geliyor.
Eylemlerin sorumluluğunu kabul etme, gerekli tedbirleri alma ve eylemlerden etkilenen kişilerle empati kurma olarak özetleyebileceğimiz bu üç ilke, benim çalışma yaşamımda dikkate aldığım çalışma anlayışımın üç önemli prensibini ifade ediyor.
Gözüm televizyona, reklamlarda masanın etrafında oturan geniş aileye takılırken, her birlikteliğin ortak ilkelere ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Babam, aktardığım bu olayda olduğu gibi önem verdiği değerleriyle hem aile olma hem de iyi birer yurttaş olma konusunda tutum ve davranışlarıyla bizim için örnek olmuştur.
Son dönemde yaşanan bazı olaylarda ise sorumluluğu taşıması, bu olaylardan aldığı derslerle kamuoyuna örnek olması gereken kişilerin bu sorumluluklarından kaçındıklarına şahit oluyoruz. Deyim yerindeyse keserin sorumluluğunu almak yerine, sorumluluğu başkalarına yüklemek yoluna gitmekte, nalıncı keseri olmayı tercih etmektedirler.
Halk arasında nalıncı keseri olarak bilinen deyim, sadece kendini düşünmeyi, her durumu ve olayı kendi çıkarı açısından değerlendirmeyi ifade ettiğinden toplumsal olarak, aile kalmak, iyi bir yurttaş olmak anlayışı ile bir arada yaşama kültürünün gelişimini olumsuz etkilemektedir.
Unutulmamalıdır ki onurla bitirilmesi gereken en asil görev hayattır. Bunun da yolu hayatın bütün alanlarında, nalıncı keseri gibi kendine yontan değil, insan-ı kâmil olmak için kendini yontan olmaktır.
Bu vesile ile babamı rahmetle anıyor, bütün babaların babalar gününü kutluyorum.

Ali Kamil Uzun, CPE, CFE, MA, CRMA, CAC
Türkiye İç Denetim Enstitüsü Kurucu Başkanı






 
Technorati Profile Add to Technorati Favorites