31 Aralık 2014 Çarşamba

2014’ün Özçekimi



2014 yılının bize armağan ettiği yenilikler içinde en çok tutulanlardan biri kendi kendinin fotoğrafını çekmek anlamına gelen “selfie” oldu. Türk Dil Kurumu tarafından dilimize “özçekim” olarak kazandırılan bu akım, ilk günkü ilgisini koruyamasa da, zihinlerimizde hoş bir seda olarak yerini alacağa benziyor.

Gelin, 2015’in ilk günlerinde, biz de modaya uyalım ve bir özçekim yapalım. Ancak kendi suretimizi veya dostlarımızla geçirdiğimiz mutlu bir anı değil, bitirdiğimiz yılın bir özçekimini yapalım. Ne dersiniz? Deklanşöre basalım mı?


Neredeyiz?


Neredeyiz? Hangi zamanın ve mekânın içindeyiz?
Fırsat olsa, durduğumuz yerden göğe yükselsek. Önce yerküreyi geride bıraksak. Sonra parçası olduğumuz galaksiyi… Daha sonra evrenin derinliklerine ışık hızıyla gitmeye devam etsek. Belki o zaman bulunduğumuz yer konusunda kesin bir fikrimiz olabilirdi. Günün birinde, bunu yapmak için bir şansımız olur mu? Dilerim olur ve bu merakımızı da gideririz. O güne kadar yerimiz konusunda bildiğimiz ise milyonlarca yıldızdan birinin içinde küçük bir nokta olduğumuz.


Zaman olarak da, 2015 yılında olduğumuzu kabul ediyoruz. Kullandığımız zaman sisteminden farklı bir takvim sistemi kullanan bir uygarlıkta veya örneğin Afrika’da, ya da Amazon Ormanları’nda, varlığından yeni haberdar olduğumuz bir kabile olsak, belki bugünü farklı rakamlarla veya tanımlamalar betimlerdik. Hangi zaman sistemini kullanırsak kullanalım, tek bildiğimiz nasıl başladığımız ve nasıl sonlanacağını bilemediğimiz iki uç arasında bir yerlerde olmamız.


Evet, evrenin bütünlüğü içinde konumumuzu, zamanın (şimdilik) sonsuzluğu içinde yerimizi bilmiyoruz.
 

Yerimizi tam olarak bilemesekte, sahip olduğumuz bilgiler çerçevesinde cevaplar buluyoruz. Bu cevaplara ihtiyaç duyuyoruz.


Modern zamanın fertleri olarak biz, 2015 yılındayız. Zamanın dingin akışı içinde devam eden yolculuğumuz, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde seyrediyor. Bir sene daha ilerlediğimizi algılıyoruz. Birbiri ardına devam eden bu “bir seneler”, gün gelecek başka yüzyılları hatta başka bin yılları görecek.  Zamanın, bizi ağırlayan bu noktası, ne bir başarı, ne de bir başarısızlık olarak kabul edilmelidir. Zaman, deyim yerindeyse otomatik pilotta ilerlerken, kişisel yaşanmışlıklar yükleyerek bu dinginliği anlamlandırmaya çalışıyoruz.


Yer Küredeki Yerimiz


Zamanın ve mekanın bu bilinmezliği içinde, yer kürede birbirinden farklı birçok hayvan ve bitki türü ile birlikte yaşıyoruz. Yaşam alanlarını onlarla paylaşarak başladığımız medeniyet serüvenine, onları kendi amaçlarımız için kullanarak devam ediyoruz.


İnsan, yerkürenin en güçlü varlığı olarak kabul ediliyor. Kendi çektiğimiz fotoğrafımızda, bu ayrıntı dikkatimizi çekiyor. Zekâmız sayesinde bizimle birlikte yaşayan diğer canlı türlerinden çok farklıyız. Bu üstünlük ve farklılık bizi yer kürenin sahibi mi yapıyor? Yoksa buna rağmen halen sadece bir parçası mıyız?


Bizimle aynı yer küreyi paylaşan diğer canlıları, daha güzel görünmek, daha çok beğeni almak, keyif almak amacıyla; örneğin çanta yapmak için öldüren bizlerin, diğer türlerden daha güçlü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bu güç, yine kendi değer yargılarımızla ifade edersek, bir üstünlük olarak ifade edilebilir mi?


Birçok canlı türü, şu an yerkürede var olma tehlikesi geçirirken, türümüz inanılmaz ilerlemeler kaydetti.  Uçakları, kıtalar arası yolculukları düşünün; interneti, bir düğme ile binlerce kilometre uzaklıktaki kişilerle anlık konuşmaları düşünün; cep telefonlarını, yaşamımızın vazgeçilmezlerini düşünün. Diğer bir ifade ile insanoğlunun maddeyi kullanarak gündelik yaşantımızda yarattığı sıçramaları, yaşantımıza katılan maddi değeri düşünün.


Bunları düşünürken, bir kahve arası verin ve evinizin veya ofisinizin içinde biraz dolaşın. Hizmetimize aldığımız makinelere dikkat edin. Robot dediğimiz ve yaşantımızı kolaylaştırmak için, geliştirdiğimiz makineleri; çamaşır makinesini, yazıcıyı, bulaşık makinesini, bilgisayarı, elektrik süpürgesini, kahve makinesini ekmek makinesini, televizyonu ve aklımıza gelmeyen ya da şu an laboratuarlarda geliştirilen hiç bilmediğimiz makineleri düşünün. Ne müthiş bir ilerleme değil mi? Her sene, bir önceki seneyi mazide bırakan nice yenilikler…


Bu gelişmenin bir sınırı olacak mı? Olmayacaksa, yenilikleri kim, nasıl düşünüyor?  Olacaksa, sınır noktası ne anlama gelecek?


İlerlemenin Boyutu


Yakın bir dönemde, yapay akıl sayesinde, bilgisayarlarımızın bizimle konuşacağı söyleniyor. Bir hayal edin, çalışma odasında bilgisayarlarımızın başında otururken, bilgisayarlarımızın bize “Bugün neden yorgunsun?” ya da “Bugün kafan dağınık, yazdıklarını silip tekrar yazıyorsun.” demesine hazır mıyız? Gidişat, buna hazırlıklı olmamızı söylüyor.  Peki, gerçekten bu gelişmeleri hazmedebiliyor muyuz?


Akşamları sevdiklerimizi bırakıp, sosyal medya hesaplarımızdaki komik videolara gülerken, aldığımız keyfi biliyoruz peki neleri kaybettiğimizin farkında mıyız? Yolda yürürken, araba kullanırken, yemek yerken elimizden düşürmediğimiz akıllı telefonlarımızı kurcalamaktan, yan komşumuzu, karşımızda oturan, her gün aynı yemek sırasına girdiğimiz insanları fark edebiliyor muyuz?


Yenilikler oluyor. Teknoloji gelişiyor. Kim bilir yarın bizi heyecanlandıracak hangi yeni makineler çıkacak? Ya da hangi kolaylıklar hayatımıza girecek. Bir uçak yolculuğu kadar kolay uzay yolculukları mı? Zamanlar arası seyahat mi? Beyin okuma mı? Somut olayları tahmin etmek zor, gündelik koşuşturma içinde bunu bilemiyoruz. Ancak gidişatın benzer yönde olacağını tahmin etmek zor değil.


Olağanüstü bir gelişme olmazsa, inovasyon, gelişme, ilerleme, büyüme, Ar-Ge gibi maddeye hükmetmemizi ve ona karşı zafer kazanmamızı ifade eden eylemlerimizin hız kesmeden devam edeceğini rahatlıkla ifade edebiliriz.


Evet, bunlar, özçekimimizde, ekrana yansıyan detaylar. Yani maddeye karşı parlak bir zafer, diğer canlı türlerine karşı tartışmasız bir üstünlük...


Öz Gelecek İpuçları Veren Özçekim Detayları


Özçekimimizde, sadece bunlar mı fotoğrafa yansıyor? Gelin, iki gazete haberi ile bu fotoğraf karesini genişletelim.


Stephen Hawking’in bir demeci basına yansıdı.  Ünlü uzay fizikçisine göre, robotlaşmadaki bu ilerleme, insanoğlunun geleceğini tehlikeye sokacak. Çünkü robotlaşmadaki gelişme, insanoğlundaki gelişmeden hızlı olduğu için, insanoğlunun kendi eliyle yarattığı bu makineler, kendi için zararlı olmaya başlayacak. Hawking, bunu düşünürken, bu tehlikeyi nasıl bir senaryoya oturttu acaba? Sadece bilim kurgu filmlerinde karşımıza çıkan, dev robotların yaşam alanlarımızı işgal edeceği, güçlü bir ihtimal mi yoksa? Böyle bir tehlike ortaya çıkarsa, filmlerde bizi kurtarmaları için yarattığımız Örümcek Adam, Süper Man gibi kahramanlarımız yanıbaşımızda belirecek mi? Ne dersiniz? kendi ürünümüz olan bu makineler, atmosferi deldiğimiz, ırmakları kuruttuğumuz, bizimle ortak yaşam alanlarını paylaşan türleri yok ettiğimiz gibi bizi tehdit mi edecek mi? 


Diğer bir habere göre, Hollandalı girişimci Bas Lansdorp tarafından geliştirilen “Mars One” projesi, en geç 2025'e kadar Mars'ta kalıcı bir insan kolonisi kurmayı hedefliyor. 2025 yılında, yani sadece 10 sene sonra Mars’ta bir koloni kurmak için çalışmalara başlanmış, uzaya gönderilecek insanlar ilk elemeden geçirilmiş. Düşünün, plan sorunsuz ilerlerse, şu an aramızda yaşayan birileri, bizden çok uzaklara, bir daha gelmemek üzere Mars’a gidecek.


Uzayda koloni kurma, bir macera mı yoksa bir mecburiyet mi? Seçilenler, bir gün vedalaşarak, uzun bir süredir “yaşam var mı?” dediğimiz başka bir gezegene gitmek için uzay aracına binecek. Şansları yaver giderse Mars’a yerleşecekler.


Birkaç asır önce, okyanuslar aşmak için bilinemez yolculuklara çıkanların torunları, türüne nice üstünlükler sağlayan sahayı terk edecek. Başka bir yaşam alanı bulmaya çalışacak. 


Nasıl Bir Gelecek İstiyoruz?


Uzay gemisine binenlerin Mars’a ineceğini, şanslarının yolunda gideceğini varsayalım. 2025’in mevcut bilgi ve teknolojik birikimi ile yeni bir yaşam kuranlar, ilk kazmayı yere vururken neyi planlayacaklar? Geldikleri yer kürenin geleneğini de beraberlerinde mi getirecekler?  Yoksa yeni bir anlayış mı benimseyecekler?


Siz, bu koloninin bir üyesi olsanız, hatta karar alan kişi olsanız, nasıl bir gelecek inşa etmeye çalışırdınız?


İlk kazmayla, robotlaşmaya nokta koymak ister miydiniz? Yer kürede yarattığımız çevre tahribatının benzerini yeni evinizde de devam ettirir miydiniz? Kolonide yeni doğan çocukları, nasıl bir değer yargısı içinde yetiştirirdiniz?


Hiçbirimizin, bir sabah bakir bir gezegende, örneğin Mars’ta gözlerimizi açma şansımız şimdilik yok. Ancak, her sabah yaşadığımız yer küreyi, birlikte yaşadığımız kişileri etkileyecek kararlar alıyoruz. Yarattığımız robotlar ile insanlar arasında; kişisel tatminimizi ön planda tutmak ile doğanın bir parçası olduğumuzu kabul edeceğimiz bir denge arasında kararlar alıyoruz. Yer kürede yaşayan milyarlarca insan, bu kararlardan birini mutlaka alıyoruz.


Bu kararlar, bizim sadece bugünümüzü etkilemiyor. Yarınımızı da, yarın doğacak çocuklarımızı da, yarından sonra doğacak torunlarımızı da etkileyecek. Bu, bir bireyin yaşama karşı sahip olduğu gücü gösteriyor.


Bazen güçsüz hissetsek de, umutsuzluğa kapılsak da, yılsak da yer kürenin en güçlü türünün bir bireyiyiz. Bu gücümüzü, aldığımız kararlarla somutlaştırıyor, gücün yönünü bunlar belirliyor.


Hepimizin etki alanı farklı. Kimimiz bir firmayı, kimimiz bir grubu, kimimiz bir meslek ailesini, kimimiz bir devleti, kimimiz ise sadece kendimizi yönlendirebiliyoruz. Hepimizin ortak noktası ise gücümüz ne olursa olsun, aldığımız karar sonunda ortaya çıkan davranışın başkalarını da etkilemesi. Bu nedenle, geleceği etkileyecek olan, bu bireysel kararlardır.

Dünyanın bir yerinde, biri bir karar alacak ve ilk adımını atacak. Çoğunluğumuz bu adımı takip edeceğiz. Bu bir adım, yola dönüşecek. Yol uzayacak, hepimizi hayallerimize, umutlarımıza, planlarımıza götürecek. 


Bundan öncesinde olduğu gibi, bundan sonrasını da aldığımız kararlar belirleyecek. Kararları da, nasıl bir gelecek istediğimiz şekillendirecek. 


Deklanşöre Basarken


2013’te aldığımız kararlar, 2014’ün özçekimini oluşturdu. Özçekimin bir yanı parlak, gurur verici; diğer tarafı bulanık, kaygılandırıcı. 2015’te ne olacak? Peki 2016’da? Ya Mars’ta? Zaman geçecek, biz şimdilik kararlar alabileceğiz. Biri deklanşöre basacak.


Umutlu olun, gülümseyin, aldığınız kararları gözden geçirin. Zaman, gelecek için karar alma zamanı; zaman deklanşöre basma zamanı.




Ali Kamil UZUN, CPA, CFE, MA, CRMA, CAC
Türkiye İç Denetim Enstitüsü Kurucu Başkanı






 

 
Technorati Profile Add to Technorati Favorites