Mekânın Gerçek Sahibiyle Kısa Bir Buluşma
Tatil bitti. Şehrin gürültüsü, trafiği, toplantıları ve bitmeyen telaşı yeniden hayatımızın merkezine yerleşti.
Tatil sonrası
geriye benim zihnimde kalan en güçlü görüntü, ne masmavi bir koy ne de gün
batımında uzayan bir sahil manzarası.
Denizin tam
ortasında, suyun yüzeyinde ağırbaşlı bir zarafetle süzülen bir Caretta Caretta
ile göz göze geldiğim o birkaç saniye…
Ne bir ses vardı
ne de bir hareket. Sadece kısa bir bakışma.
Ama bazı
karşılaşmalar vardır; birkaç saniye sürer, zihninizde yıllarca kalır.
O Caretta
Caretta, sanki denizin üzerinde hiç acele etmeden ilerlerken bana tek bir cümle
söylüyordu: “Mekân benim.”
Belki de asıl
mesele tam olarak buydu.
Biz insanlar,
doğayı çoğu zaman bize ait bir alan gibi görüyoruz.
Denizi
yüzülecek, kıyıyı kullanılacak, ormanı gezilecek, koyu keşfedilecek bir
“kaynak” olarak tanımlıyoruz.
Haritalara
sınırlar çiziyor, kıyılara tesisler kuruyor, denizlere atık bırakıyor, sonra da
bütün bunların ortasında kendimizi doğanın sahibi sanıyoruz.
Oysa denizin
ortasında o sessiz karşılaşmayı yaşadığım anda, insan olarak kendimizi
konumlandırdığımız yerin ne kadar yanlış olabileceğini bir kez daha düşündüm.
Biz doğanın hâkimi değiliz.
Mavi Vatan’ın,
denizlerin, kıyıların ve bu eşsiz ekosistemin sahibi hiç değiliz.
Belki de biz
sadece kısa süreliğine buraya uğrayan konuklarız.
Üstelik iyi bir
konuk, ev sahibinin yaşam alanına zarar vermez.
Tam da bu
nedenle tatilden dönerken kendimize sormamız gereken soru, “Ne kadar güzel bir
tatil yaptık?” olmamalı.
Asıl soru şu: Arkamızda
nasıl bir iz bıraktık?
Denize
bıraktığımız plastik şişe, kıyıda unuttuğumuz ambalaj, doğaya attığımız sigara
izmariti, dikkatsizce kullandığımız tekne, gürültümüzle rahatsız ettiğimiz
canlılar…
Bunların her
biri, bizim için birkaç saniyelik bir dikkatsizlik olabilir. Fakat doğanın
sakinleri için bunun bedeli bazen yıllarca, hatta bir ömür sürebiliyor.
Sürdürülebilir
bir gelecek yalnızca devletlerin, büyük şirketlerin ya da uluslararası
kuruluşların masalarında alınacak kararlarla kurulmayacak. Elbette o kararlar
çok önemli. Ancak sürdürülebilirlik, önce bireyin davranışında karşılık
bulmadıkça kâğıt üzerinde güzel bir kavram olmaktan öteye geçemez.
Denize girerken
yalnızca serinlemeyi değil, o denizin kime ait olmadığını da hatırlamalıyız.
Bir koya ayak
basarken orada bizden önce yaşayanları düşünmeliyiz.
Bir ormanda
yürürken sadece gördüğümüz güzelliği değil, göremediğimiz yaşamları da hesaba
katmalıyız.
Çünkü doğanın
sessiz sahipleri bizden bir şey istemiyor.
Ne alkış, ne
teşekkür, ne de büyük sözler…
Sadece biraz
mesafe, biraz dikkat ve biraz saygı.
Belki de insan
olmanın en büyük göstergelerinden biri, gücünü kullanabilmek değil; gücü elinde
tuttuğu halde başka canlıların yaşam hakkına saygı gösterebilmektir.
O gün denizin
ortasında karşılaştığım Caretta Caretta’nın bana gerçekten ne söylediğini
bilmiyorum.
Belki de hiçbir
şey söylemedi.
Ama ben o
bakışmadan kendi payıma düşen mesajı aldım:
Bu deniz bizim değil. Biz bu denizin misafiriyiz.
Tatil bitti. Bavullar
yeniden dolaplara kaldırıldı. Deniz geride kaldı. Şehir hayatı bütün
ağırlığıyla yeniden üzerimize geliyor.
Fakat maviye,
yaşama ve ortak geleceğimize karşı sorumluluğumuz tatille birlikte bitmiyor.
Bir dahaki yaz
yeniden aynı denize girdiğimizde, o Caretta Caretta’nın hâlâ orada olabilmesi
için bugün ne yaptığımızı düşünmek zorundayız.
Çünkü mesele
yalnızca denizleri korumak değil.
Mekânın gerçek sahibine saygı göstermek.
Ali Kâmil UZUN
Yorumlar