Toprağa Dokunma Hakkı...
Çocukken kazdığım toprağın kokusu hâlâ burnumda…
Toprağı
her avuçladığımda yayılan serinlik, nem ve merak…
Küçücük
ellerimle kazdığım toprak derinleştikçe, sanki dünyanın kalbine yaklaşıyordum.
İstanbul’un
ortasında, doğayla iç içe bir hayatın içinde büyüdüm.
Meyve ağaçları,
bostanlar, ahırlar arasında geçen bir çocukluktu benimkisi. Domatesin çiçeğini,
sütün kaynağını, baharın mucizesini yaşayarak öğrendim.
Toprağın
bereketini, doğanın anaçlığını orada hissettim.
Bugün dönüp
baktığımda anlıyorum ki, bu deneyim sadece bir çocukluk hatırası değil; insanın
dünyayla kurduğu ilişkinin en saf hâliydi.
O gün farkında
değildim ama aslında çok daha kıymetli bir şey bulmuştum: Doğayla bağ kurmayı.
Bir zamanlar şehirlerin ortasında bile doğa hayatın içindeydi. Bahçeler,
bostanlar, hayvan sesleri, mevsimlerin ritmi…
İnsan doğayı izleyerek değil, onunla yaşayarak öğrenirdi. Bir sebzenin
nasıl büyüdüğünü, sütün nereden geldiğini, baharın neden umut taşıdığını
deneyimleyerek kavrardı.
Doğa, sadece bir çevre değil; bir öğretmendi.
Ne yazık ki bu
ortam artık yok.
Kentleşme,
doğayı sadece betonun arasında sıkışmış bir süs unsuruna dönüştürdü.
Yeni nesil,
toprağa dokunamadan, mevsimleri yaşayarak değil izleyerek büyüyor.
Bir çocuğun
çamura bata çıka oynama hakkını, karınca izleme sabrını, rüzgâra karşı uçurtma
uçurmanın heyecanını elinden aldık.
Bugün bu bağ hızla kopuyor. Kentleşme ve kontrolsüz tüketim, doğayı
çocukluklardan uzaklaştırdı. Toprak, oyun alanı olmaktan çıktı; ekran
görüntüsüne dönüştü. Yeni nesiller doğayı tanımadan, ona dokunmadan, onunla
ilişki kurmadan büyüyor. Bu yalnızca bireysel bir kayıp değil; kolektif bir
hafıza kaybıdır.
İnsanlık, doğayı çoğu zaman geri dönülecek bir yer, emeklilikte sığınılacak
bir liman gibi düşünmeye başladı. Oysa doğa, hayatın sonuna eklenen bir plan
değil; hayatın kendisidir. Çocuklukta kurulması gereken bağ, ertelenemez. Çünkü
doğayla kurulmayan ilişki, ileride korunamaz.
Bugün pek çok
insan, yoğun kariyerlerin ardından “doğaya dönme” hayali kuruyor. Emeklilik
planları organik tarım, sakin köy hayatı, temiz hava üzerine şekilleniyor. Oysa
bu hayal, bir zamanlar çocukluğun doğal bir parçasıydı.
Bu nedenle sürdürülebilirlik, teknik bir kavram olmanın ötesindedir.
Raporlar, ölçümler, stratejiler yalnızca araçtır. Asıl mesele, gelecek
kuşaklara ne bırakılacağıdır. Bugün alınan her karar, yarın bir çocuğun toprağa
dokunup dokunamayacağını, gökyüzüne bakıp hayal kurup kuramayacağını belirler.
Bu noktada nesiller arası iş birliği kaçınılmazdır. Doğayla büyümüş
olanların deneyimi ile doğayı yeniden kazanmak isteyenlerin sorumluluğu
birleştiğinde, gerçek bir dönüşüm mümkündür.
İnsan ile doğa arasındaki bağ, ancak ortak bir iradeyle yeniden
kurulabilir.
Bu bir nostalji meselesi değildir.
Bu bir tercih meselesidir.
İnsanlık, toprağı yalnızca tüketilecek bir kaynak olarak mı görecek, yoksa
çocukların dokunma hakkı olan ortak bir değer olarak mı koruyacak?
Cevap, bugün atılan adımlarda saklıdır.
İnsanlığın geleceği, toprağı ne
kadar derine kazdığında değil, onu ne kadar özenle koruduğunda belirlenecek.
Doğayı kaybeden bir uygarlık,
aslında geleceğini kaybetmiştir.
Bir çocuğun toprağa dokunabildiği
dünya, insanlığın hâlâ doğru yolda olduğunu gösterir.
Gelecek kuşaklara bırakılacak en
büyük değer, büyümeye devam edebilen bir topraktır.
İnsanlık için gerçek
sürdürülebilirlik, toprağın çocukluklardan silinmediği bir dünyadır.
Çünkü doğa,
hatırlanacak bir anı değil; korunması gereken ortak değerimizdir.
Bu nedenle
sürdürülebilirlik çalışmalarını, entegre raporlamayı, şeffaflığı ve uzun vadeli
düşünmeyi önemsiyorum. Bunlar sadece kurumların raporlarında yer alan kavramlar
değil; çocukların geleceğe dair kurabileceği hayallerin teminatıdır.
Bugün atacağımız
adımlar, yarın bir çocuğun toprağa dokunup dokunamayacağını belirleyecek.
Nesiller arası
iş birliği tam da bu yüzden hayati bir konu.
Doğayla büyüyen
neslin deneyimi ile doğayı yeniden keşfetmek isteyen neslin niyeti bir araya
gelirse, bu gezegen için hâlâ umut var.
Bu bir nostalji
yazısı değil.
Bu bir çağrı.
Gelin,
çocukların yeniden “toprağı kazabileceği” ama aslında en büyük zenginliğin
toprak olduğunu bileceği bir dünya bırakalım.
Ali Kâmil UZUN
Yorumlar