Güçlü Bellek, Sağlam Gelecek...

Bir kurumun en pahalı kaynağı nedir?

Binaları mı? Teknolojisi mi? İnsan kaynağı mı?

Belki de hepsinden daha değerlisi, neyi neden yaptığını hatırlama kapasitesi, kurumsal belleğidir.

Çünkü hafızası olmayan kurum, yalnızca geçmişini unutmaz; aynı hataları yeniden yapar, aynı soruları tekrar sorar, aynı deneyimleri yeniden satın alır. Üstelik bunu çoğu zaman “yeni bir proje” diye sunar.

Kısacası, kurumsal belleği zayıf olan kurumların en büyük rakibi rakipleri değil, kendi unutkanlıklarıdır.

Toplumlar için de durum farklı değildir. Geçmişini hatırlamayan toplum, yalnızca tarih bilgisini kaybetmez; ortak deneyimlerini, başarılarını, hatalarını, değerlerini ve krizlerden çıkardığı dersleri de kaybetmeye başlar.

Bu nedenle güçlü bellek, nostalji değildir.

Güçlü bellek, sağlam geleceğin ön koşuludur.

Neden belleğe ihtiyacımız var?

Çünkü hiçbir kurum ve hiçbir toplum bugün sıfırdan başlamaz.

Bugünün kararlarının arkasında dünün deneyimleri, alınmış kararlar, yapılan yatırımlar, başarılar, başarısızlıklar, krizler ve insan hikâyeleri vardır.

Kurumsal bellek; “Ne yaptık?” sorusundan daha fazlasıdır.

Asıl soru şudur: “Ne öğrendik?”

Bir kurumun gerçek hafızası, toplantı tutanaklarının veya dijital arşivlerin toplamından ibaret değildir. Gerçek bellek; kararların neden alındığını, hangi seçeneklerin neden elendiğini, hangi uygulamaların neden başarılı veya başarısız olduğunu ve hangi deneyimlerin gelecekte yol gösterebileceğini koruyabilmektir.

Aksi halde kurumlarda garip bir döngü başlar:

Yeni yönetim gelir, eski dosyalar açılır.

Eski dosyalar açılır, “Bunu daha önce yapmışız” denir.

Biraz daha araştırılır ve “Üstelik aynı nedenle başarısız olmuşuz” bilgisine ulaşılır.

Sonra herkes birbirine bakar.

Ve proje yeniden başlar.

İşte kurumsal bellek tam da bu döngüyü kırmak içindir.

Bellek neden gelecekle ilgilidir?

Çünkü geçmişi bilmek, geçmişte yaşamak anlamına gelmez.

Tam tersine, geleceği daha bilinçli kurabilmenin altyapısını oluşturur.

Bellek; stratejinin görünmeyen sermayesidir.

Bir kurum çalışanlarının deneyimini kaybettiğinde yalnızca insan kaybetmez; bilgi, ilişki ağı, karar deneyimi ve kurumsal sezgi de kaybeder.

Bir toplum ortak hafızasını kaybettiğinde ise yalnızca geçmişini değil, ortak geleceğini kurma kapasitesini de zayıflatır.

Bu yüzden sürdürülebilirlik yalnızca finansal kaynakların, doğal kaynakların veya teknolojik altyapının gelecek kuşaklara aktarılması değildir.

Bilginin, deneyimin ve kurumsal öğrenmenin de gelecek kuşaklara aktarılması gerekir.

Bugün bir kurumda çok iyi çalışan bir sistem varsa ve o sistemi bilen kişi emekli olduğunda sistem de onunla birlikte emekli oluyorsa, ortada sürdürülebilirlik değil, kişiye bağlılık vardır.

Kurumun hafızası kişilerin zihninde hapsolmuşsa, kurum aslında hafızalı değil; emanetçi durumundadır.

Peki, nasıl başarılır?

Öncelikle belleği bir “arşivcilik faaliyeti” olmaktan çıkarmak gerekir.

Dosyaları saklamak önemlidir; fakat dosya mezarlığı oluşturmak başka, yaşayan bir kurumsal hafıza oluşturmak başkadır.

Bunun için birkaç temel ilkeye ihtiyaç vardır:

Birincisi: Bilgiyi kayıt altına almak.

Kararların yalnızca sonucunu değil, gerekçesini de kaydetmek gerekir.

“Ne yaptık?” kadar “Neden yaptık?” sorusunun cevabı da korunmalıdır.

İkincisi: Deneyimi kurumsallaştırmak.

Bir çalışanın kişisel tecrübesi, kurumun ortak bilgisine dönüşebilmelidir.

Üçüncüsü: Öğrenme kültürü oluşturmak.

Hata yapmak her zaman başarısızlık değildir.

Aynı hatadan hiçbir şey öğrenmemek daha büyük bir başarısızlıktır.

Bu nedenle kurumlar yalnızca “başarı hikâyeleri” değil, “başarısızlıktan öğrenme hikâyeleri” de üretmelidir.

Dördüncüsü: Dijitalleşmeyi hafıza ile buluşturmak.

Dijital arşiv kurmak kolaydır. Zor olan, arşivi erişilebilir, anlamlı, güncel ve kullanılabilir hale getirmektir.

Çünkü milyonlarca belgenin bulunduğu ama kimsenin neyin nerede olduğunu bilmediği bir sistem, dijital hafıza değil; dijital bir depodur.

Beşincisi: Kuşaklar arasında bilgi transferini sağlamak.

Deneyimli çalışanların bilgisi ile genç kuşakların teknolojik ve yenilikçi bakışı buluşturulmalıdır.

Birinin “Biz bunu yıllar önce denedik” demesi kadar, diğerinin “Peki neden olmadı?” diye sorması da değerlidir.

İşte kurumsal öğrenme bu iki cümlenin arasında başlar.

Ne zaman sıkıntılar çıkar?

Belleğin en çok ihtiyaç duyulduğu anlar genellikle kriz zamanlarıdır.

Depremde, ekonomik krizlerde, salgınlarda, siber saldırılarda, yönetim değişikliklerinde, büyük projelerde veya kurumsal dönüşümlerde…

Normal zamanda herkesin hafızası güçlü görünebilir.

Asıl test, “Şimdi ne yapacağız?” sorusunun sorulduğu andır.

Kriz anında kurumun geçmiş deneyimleri bulunamıyorsa, karar vericiler yalnızca bugünün baskısıyla hareket eder.

Daha da önemlisi, kurumsal belleğin zayıflaması çoğu zaman sessiz gerçekleşir.

Deneyimli çalışanlar ayrılır.

Belgeler dağınıklaşır.

Eski kararların gerekçeleri unutulur.

Yeni sistemler eskilerin üzerine kurulur.

Yönetimler değişir.

Ve bir süre sonra kurum hâlâ ayaktadır ama neden böyle çalıştığını kimse tam olarak hatırlamamaktadır.

İşte en tehlikeli unutkanlık budur.

Kim sorumlu?

Bu sorunun cevabı “arşiv birimi” değildir.

Kurumsal bellek, başta üst yönetimin sorumluluğudur.

Çünkü neyin kaydedileceği, neyin öğrenileceği, hangi bilginin paylaşılacağı ve hangi deneyimin kurumsal değere dönüştürüleceği bir yönetişim meselesidir.

Yönetim kurulları stratejik hafızayı korumalıdır.

Üst yönetim bilgi sürekliliğini güvence altına almalıdır.

İnsan kaynakları, çalışan deneyiminin kurumda kalmasını desteklemelidir.

Bilgi teknolojileri, güvenli ve erişilebilir altyapıyı kurmalıdır.

Çalışanlar ise sahip oldukları bilgiyi kişisel güç alanı olmaktan çıkarıp kurumsal değere dönüştürmelidir.

Toplumsal düzeyde ise sorumluluk daha geniştir:

Kamu kurumları, üniversiteler, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları, medya, meslek örgütleri, kültür kurumları ve elbette bireyler…

Çünkü ortak hafıza ortak bir sorumluluktur.

Yönetişim ile belleğin kesiştiği yer

İyi yönetişim; şeffaflık, hesap verebilirlik, katılımcılık, adalet, sorumluluk ve sürdürülebilirlik gibi ilkeler üzerine kuruludur.

Bu ilkelerin tamamının arkasında güçlü bir bellek ihtiyacı vardır.

Hesap verebilirlik için kayıt gerekir.

Şeffaflık için bilgiye erişim gerekir.

Doğru karar için geçmiş deneyim gerekir.

Katılımcılık için ortak bilgi gerekir.

Sürdürülebilirlik için kurumsal devamlılık gerekir.

Dolayısıyla kurumsal bellek, yönetişimin arka ofisi değil; aslında onun altyapılarından biridir.

Bir kurum neyi, ne zaman, neden ve kimin kararıyla yaptığını hatırlayamıyorsa hesap verebilirlik zayıflar.

Kararların gerekçeleri kayboluyorsa şeffaflık zayıflar.

Geçmişte kimlerin hangi deneyimleri yaşadığı bilinmiyorsa katılımcılık zayıflar.

Ve kurum her yönetim değişiminde yeniden başlıyorsa sürdürülebilirlik zayıflar.

Güçlü bellek, güçlü kurum demektir

Kurumsal bellek aynı zamanda bir risk yönetimi aracıdır.

Çünkü geçmişte yaşanan krizler gelecekteki krizlerin erken uyarı sistemidir.

Geçmişte hangi kararların işe yaramadığını bilen kurum, aynı duvara ikinci kez çarpmaz.

En azından duvarın yerini bilir.

Aksi halde, kurumun hafızası yoksa her yeni yönetici, kendisini kurumun mucidi sanabilir.

Kurumsal olgunluk, “Bunu daha önce yaptık, şu nedenle yaptık, şu sonucu aldık ve bugün şartlar değiştiği için şimdi şöyle yapacağız” diyebilmektir.

Aradaki fark, hafıza ile öğrenme arasındaki farktır.

Toplumsal bellek: Birlikte yaşamanın görünmeyen altyapısı

Toplumların da hafızaya ihtiyacı vardır.

Bir şehrin geçmişi yalnızca eski binalarında değildir.

O şehrin esnafında, meydanlarında, mahallelerinde, türkülerinde, yemeklerinde, fotoğraflarında, sözlü tarih anlatılarında, göç hikâyelerinde, afet deneyimlerinde, üretim kültüründe ve insanların birbirine aktardığı hikâyelerde de yaşar.

Toplumsal bellek, farklı kuşaklar arasında görünmez bir köprü kurar.

Bu köprü koparsa kuşaklar aynı coğrafyada yaşar ama aynı hikâyenin parçası olduklarını hissetmekte zorlanabilirler.

Bu nedenle toplumsal bellek, yalnızca kültürel mirasın korunması değil; toplumsal dayanıklılığın güçlendirilmesi açısından da önemlidir.

Bir toplum ne yaşadığını hatırlıyorsa, gelecekte neye karşı hazırlıklı olması gerektiğini daha iyi bilir.

Bellek ve sürdürülebilirlik

Sürdürülebilirlik çoğu zaman üç başlıkla düşünülür: ekonomi, çevre ve toplum.

Bunlara bir dördüncü boyut eklemek gerekir: Kurumsal ve toplumsal hafıza.

Çünkü sürdürülebilirlik, yalnızca iyi bir şeyi bugün yapmak değil; iyi olanı yarın da yapabilecek kapasiteyi oluşturabilmektir.

Bir proje tamamlanabilir.

Bir yönetici değişebilir.

Bir teknoloji eskiyebilir.

Bir bina yıkılabilir.

Ama bilgi ve deneyim kaybolmuyorsa kurum yeniden üretme kapasitesini korur.

İşte belleğin katma değeri burada ortaya çıkar:

Bellek, geçmişin deposu değil; geleceğin üretim sermayesidir.

Son söz: Unutmak kolay, hatırlamak yönetim ister

Bugün kurumlar çok büyük miktarda veriye sahip.

Fakat veri bolluğu, bellek bolluğu anlamına gelmiyor.

Çünkü veri bize ne olduğunu söyleyebilir.

Bellek ise neden olduğunu hatırlatır.

Bilgi bize seçenekleri gösterebilir.

Deneyim bize sonuçları hatırlatır.

Yönetişim ise bu bilgiyi doğru zamanda, doğru biçimde ve doğru amaçla kullanmayı sağlar.

Bu nedenle güçlü kurumlar yalnızca yeni şeyler yapan kurumlar değildir.

Ne yaptığını, neden yaptığını ve bundan ne öğrendiğini hatırlayan kurumlardır.

Güçlü toplumlar da yalnızca geçmişiyle övünen toplumlar değildir.

Geçmişinden öğrenebilen, farklı deneyimleri ortak bir geleceğin bilgisine dönüştürebilen toplumlardır.

Ve belki de en önemli soru şudur: Bugün bizden sonra gelecek insanlara ne bırakacağız?

Sadece binalar, bütçeler, teknolojiler ve belgeler mi?

Yoksa “Biz bunu yaşadık, bundan bunu öğrendik ve siz daha iyisini yapabilesiniz diye size bu bilgiyi bırakıyoruz” diyebileceğimiz yaşayan bir hafıza mı?

Çünkü gelecek, yalnızca bugünün kararlarıyla kurulmaz.

Gelecek, dünün derslerinin bugün unutulmamasıyla da kurulur.

Uzun lafın kısası;

Hafızasını koruyan kurum geleceğini korur.
Hafızasını paylaşan toplum geleceğini güçlendirir.
Hafızasından öğrenen insanlık ise geleceğini yeniden tasarlayabilir.

Güçlü bellek, sağlam gelecek için bir ön koşuldur.

 

Ali Kâmil UZUN

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ne olacak bu dünyanın hali?

YAŞLANMANIN YAŞI…

MERAK VE GÜVEN