Kurumlarda Güvenin Görünmeyen Yüzü: Kurallar mı, Gerçekler mi?
Etik ilkeler duvarlarda
asılı şık çerçeveli belgelerden, ihbar hatları kimsenin aramadığı telefon
numaralarından, iç kontrol sistemleri ise kalın prosedür dosyalarından ibaret
kaldığında, kurumlar kendilerini güvende zanneder.
Oysa gerçek güvence,
kuralların kâğıt üzerinde var olmasında değil; lambalar söndüğünde, kriz
anlarında veya zor kararların eşiğinde o kuralların uygulanıp uygulanmadığında
saklıdır.
Bir kurumun en büyük
yanılgısı hiç suistimal yaşanmadığına inanmak değil, kendi bünyesinde suistimal
ihtimalinin dahi bulunmadığına körü körüne inanmasıdır.
Görünen Köy
Kılavuz İstemez Ama…
Her kurumun görünen bir yüzü
vardır:
Web sitelerinde yayımlanan
etik ilkeler, işe girerken imzalanan davranış kuralları, parlatılmış kurumsal
değerler…
Bir de herkesin bildiği ama
ses çıkarmadığı görünmeyen yüzü:
İnsanların gerçekte nasıl
davrandığı, hangi küçük ihlallerin "idare edildiği", kimin hangi
dokunulmazlıklara sahip olduğu ve çalışanların yanlışları dile getirirken
kendilerini ne kadar güvende hissettikleri.
İşte bu iki yüz arasındaki
mesafe, kurumsal yönetişimin en önemli sınavlarından birini oluşturuyor.
Cerebra’nın Etik ve İtibar
Derneği (TEİD) iş birliğiyle ve FutureBright Group yürütücülüğünde hayata
geçirilen “İş Dünyasında Suistimal Algısı Araştırması 2026”, tam da bu
iki yüz arasındaki mesafeyi gözler önüne seriyor.
Farklı sektörlerden 1.066
yönetici ve profesyonelin katıldığı bu çalışma, suistimalle mücadelenin
yalnızca bir "uyum" ya da "denetim" meselesi olmadığını;
işin özünde liderlik, adalet ve kurumsal güven meselesi olduğunu ortaya koyuyor.
Araştırmanın ortaya koyduğu
tablo, iş dünyasına şu soruyu yöneltiyor: Kurumlarımızda doğru davranışı tarif
etmekle doğru davranışı yaşatmak arasındaki mesafeyi ne kadar azaltabiliyoruz?
Kriz ve Adalet
Algısı: Ekonomik Baskı Etik Sınırları Nasıl Zorlar?
Araştırmanın en çarpıcı
verilerinden biri ekonomik iklimin risk algısına etkisi.
Katılımcıların “yüzde 63’ü”
mevcut ekonomik koşulların suistimal riskini artırdığını düşünüyor; önümüzdeki
12 aya dönük beklentide ise bu oran “yüzde 69’a” fırlıyor.
Ancak mesele sadece küçülen
cüzdanlar veya yüksek enflasyon değil.
Asıl patlama noktası, bu
ekonomik baskıların kurum içindeki adalet duygusuyla nasıl çarpıştığıdır.
İnsanlar sadece ne kazandıklarına bakmazlar; emeklerinin karşılığını alıp
alamadıklarına, kuralların patronun çocuğuna ve sıradan çalışana aynı şekilde
uygulanıp uygulanmadığına bakar. Ayrıcalıkların normalleştiği, başarının kişiye
göre şekillendiği bir yerde kurumsal aidiyet buharlaşır. Çalışanlar, gayri
meşru çıkış yollarını kendi içlerinde haklılaştıracak bahaneler aramaya başlar.
Şurası kesin: Hiçbir
ekonomik sıkıntı etik dışı davranışı mazur gösteremez.
Lakin riskleri yönetmek
isteyen bir yönetim katı kurallardan önce adil ücret politikalarına, şeffaf
terfi süreçlerine ve hakkaniyete odaklanmak zorundadır.
Üst Yönetim
"Her Şey Yolunda" Sanıyor, Orta Kademe "Eyvah" Diyor
Araştırmadaki bir diğer
derin çelişki, liderlik algısında ortaya çıkıyor.
Üst yönetimin etik
liderliğine ilişkin olumlu kanaat en üst kademede “yüzde 82” iken, orta
kademeye inildiğinde “yüzde 63’e” çakılıyor.
Kuralların herkese eşit
uygulandığına inanç ise üst yönetimde “yüzde 74” iken orta kademede “yüzde
56’ya” geriliyor.
Bu tablo, şirket
merkezindeki "harika gidiyoruz" illüzyonu ile sahadaki gerçeğin ne
kadar kopuk olduğunu gösteriyor.
Kurumsal kültür, yönetim
kurulu salonlarında alınan kararlarla değil; bütçeler sıktığında, hedefler
tutmadığında veya şirkete milyonlar kazandıran "yıldız" bir yönetici
etik bir kuralı çiğnediğinde ne yapıldığıyla ölçülür.
Kurallar kişiye göre
esniyorsa, o kurumun etik söylemi rüzgârda savrulan bir yapraktan farksızdır.
İhbar Hattı Var,
Peki Konuşmaya Yürek Var mı?
Gelelim işin en can alıcı
noktasına: “Sessiz Konuşma Kültürü.”
Araştırmaya katılanların “yüzde
95’i” bir ihlali kesinlikle bildireceğini söylüyor. Ancak gerçek hayatta
suistimale tanık olanların yalnızca “yüzde 55’i” resmi kanalları kullanıyor.
Aradaki bu devasa uçurumun
arkasında ne var? Tabii ki korku!..
Yönetimin kılını
kıpırdatmayacağı inancı, "şikâyetçi" damgası yeme korkusu,
kariyerinin kaydırılması endişesi…
Çalışan, bildirim yaptıktan
sonra ofiste hedef tahtasına oturtulacağını düşünüyorsa, o lüks ihbar hatları
sadece birer dekoratif web sitesi ikonundan ibaret kalır.
Sessizlik her zaman
mutluluktan beslenmez; çoğu zaman "konuşmanın bedeli çok ağır"
inancından doğar.
Teknoloji ve
Denetim: Rakamlar Ne Anlatıyor?
Bugün katılımcıların “yüzde
87’si” veri analitiğinin suistimali yakalamada kritik olduğuna inanıyor, ancak
bunu en etkili yöntem olarak kullananların oranı sadece “yüzde 9”.
Benzer şekilde, çıkar
çatışması bildirimini etkili bulanlar “yüzde 88” iken, düzenli beyan alan
kurumlar yalnızca “yüzde 29”.
Yapay zekâdan veri
analitiğine kadar elimizde harika araçlar var; fakat teknolojiyi devreye sokmak
yetmiyor. Doğru soruları sormak, çıkar çatışmalarını halı altına süpürmemek ve
en önemlisi "şeffaflık" cesaretini göstermek gerekiyor.
Araştırmada katılımcıların “yüzde
43’ü” güçlü iç kontrolleri suistimali önlemede etkili bir yöntem olarak
değerlendiriyor. Suistimalin tespitinde ise ihbar “yüzde 41”, iç denetim “yüzde 32” oranında öne
çıkıyor.
Bu sonuçlar, suistimalle
mücadelede kontrol sistemlerinin ve iç denetimin önemini ortaya koyarken, aynı
zamanda bu mekanizmaların birbirini tamamlayan rollerini de düşündürüyor.
İç kontrol, risklerin ortaya
çıkmasını önlemeye ve azaltmaya yardımcı olur. İç denetim ise kurumsal
yönetişim, risk yönetimi ve kontrol süreçlerinin yeterliliğini ve etkinliğini
değerlendirerek kuruma bağımsız ve objektif güvence sağlar; gerekli görülen alanlarda
iyileştirme önerileri sunar.
Ancak iç denetimin rolünü
yalnızca usulsüzlükleri araştırmak veya hataları ortaya çıkarmak şeklinde
tanımlamak doğru değildir.
İç denetimin asıl katkısı,
kurumun riskleri ne ölçüde doğru tanımladığını, kontrollerinin gerçek risklerle
ne kadar uyumlu olduğunu, yönetimin riskleri nasıl izlediğini ve kurumsal
kararların hangi güvencelerle alındığını değerlendirmesidir.
Bu yaklaşımda iç denetim,
geçmişte neyin yanlış yapıldığını açıklayan bir mekanizma olmanın ötesine
geçerek gelecekte nelerin yanlış gidebileceğine ilişkin kurumsal farkındalığın
gelişmesine katkıda bulunur.
Elbette hiçbir kontrol
sistemi bütün suistimalleri önleyemez. Suistimalin gizleme ve aldatma boyutu,
kontrollerin aşılması veya kontrollerin belirli kişilerce etkisizleştirilmesi
ihtimalini her zaman gündemde tutar.
Bu nedenle etkili mücadele;
önleyici kontrollerin, risk odaklı iç denetimin, etik ve uyum uygulamalarının,
güvenilir bildirim mekanizmalarının ve kararlı yönetim tutumunun birlikte
çalışmasını gerektirir.
İç denetimin başarısı
yalnızca kaç bulgu tespit ettiğiyle değil, kurumun riskleri daha erken
görmesine, kontrol zafiyetlerini gidermesine ve karar kalitesini geliştirmesine
ne ölçüde katkıda bulunduğuyla da değerlendirilmelidir.
Uzun lafın
kısası;
Cerebra ve TEİD’in bu
değerli araştırması, iş dünyasına aynayı tutuyor. Kurumların asıl gücü
suistimalleri halı altına süpürme maharetlerinde değil; onları gün yüzüne
çıkaracak kadar şeffaf, önleyecek kadar güçlü ve yanlışla karşılaştıklarında
gereğini yapacak kadar cesur olmalarında yatar.
Araştırmanın bulguları,
farkındalık ile uygulama, bildirim niyeti ile gerçek davranış ve yönetimin
algısı ile çalışanların deneyimi arasındaki mesafelerin dikkatle ele alınması
gerektiğini ortaya koyuyor.
Bu mesafeyi azaltmak, daha
fazla kural koymaktan önce, kurallara herkesin uyacağı bir yönetim anlayışı
geliştirmeyi gerektiriyor.
İç denetim, etik liderlik,
etkili iç kontroller ve güvenilir bildirim mekanizmaları bu anlayışın birbirini
tamamlayan unsurlarıdır.
Çünkü güven; bir defa
kazanılıp rafa kaldırılan bir unvan değil, her gün yeniden ve yeniden hak
edilmesi gereken paha biçilemez bir değerdir.
Ali Kâmil UZUN
Türkiye İç Denetim Enstitüsü Kurucu ve Onursal Başkanı
Kaynak: Cerebra, TEİD iş birliği ve FutureBright Group araştırması, İş Dünyasında Suistimal Algısı Araştırması 2026.
Yorumlar