İyi Yönetişim ve Dört Mevsim
Mevsimler
değişiyor…
Bazen farkına
varmadan bir yaz akşamından sonbaharın serinliğine geçiyoruz.
Sonra kış
geliyor; doğa yavaşlıyor, dinleniyor.
Ardından bahar…
Yeniden uyanış,
yeniden hareket, yeniden umut.
Doğa bize her
yıl aynı şeyi hatırlatıyor:
Hiçbir mevsim sonsuza kadar sürmez.
Kurumsal hayat
da aslında bundan çok farklı değil.
Şirketler de
büyür, olgunlaşır, zorlanır, dönüşür, yenilenir.
Kimi zaman
fırsatların yükseldiği bir “bahar”, kimi zaman performansın ve üretkenliğin
zirve yaptığı bir “yaz”, kimi zaman sonuçların değerlendirildiği bir
“sonbahar”, kimi zaman da yeniden yapılanmanın ve geleceğe hazırlanmanın “kış”
dönemini yaşarlar.
Burada asıl
mesele, kurumun hangi mevsimde olduğu kadar, o mevsimi
nasıl yönettiğidir.
İyi yönetişim belki de tam burada başlar.
İLKBAHAR: Uyanış ve fırsat
Bahar, doğanın
yeniden doğuşudur.
Kurumsal hayatta
bahar; yeni fikirlerin, yeni stratejilerin, yeni yatırımların ve yeni
fırsatların ortaya çıktığı dönemdir.
Bu dönemde
yönetimlerin en önemli görevi, yalnızca büyümeyi istemek değil, doğru
fırsatı doğru zamanda görebilmektir.
İyi yönetişim;
değişimi fark eder, fırsatları değerlendirir, ancak heyecan ile ihtiyat
arasındaki dengeyi de korur.
Çünkü her yeni
filiz, güçlü bir ağaca dönüşmeyebilir.
Bu nedenle baharın yönetişim ilkesi: Fırsatı görmek, riski unutmamak.
YAZ: Büyüme ve performans
Yaz, enerjinin
ve üretkenliğin mevsimidir.
Kurumsal yaşamda
yaz; stratejilerin uygulandığı, yatırımların sonuç verdiği, büyümenin ve
performansın öne çıktığı dönemleri temsil eder.
Ancak büyüme,
beraberinde başka bir soruyu getirir:
Bu büyüme sürdürülebilir mi?
İyi yönetişim
yalnızca bugünün performansına bakmaz. Bugünkü başarının yarının kapasitesini
tüketip tüketmediğini de sorgular.
Kısa vadeli
başarı ile uzun vadeli değer yaratma arasındaki denge burada önem kazanır.
Çünkü kurumlar
yalnızca büyümek için değil, kalıcı değer yaratmak
için vardır.
Yazın yönetişim
ilkesi: Performansı
artırırken sürdürülebilirliği korumak.
SONBAHAR: Hasat ve hesap verme
Sonbahar,
doğanın muhasebe mevsimidir.
Ağaçlar
meyvelerini verir. Yapraklar renk değiştirir. Doğa adeta geride bırakılan
dönemin sonuçlarını görünür hale getirir.
Kurumsal hayatta
da sonbahar; sonuçların değerlendirildiği, hedeflerin gerçekleşme düzeyinin
ölçüldüğü, stratejilerin sorgulandığı dönemdir.
Burada hesap
verebilirlik öne çıkar.
Ne yaptık?
Ne başardık?
Neyi
başaramadık?
Hangi riskleri
öngördük?
Hangilerini
gözden kaçırdık?
Ve belki de en
önemlisi: Öğrendiklerimizle
ne yapacağız?
İyi yönetişim,
başarıların alkışlandığı kadar başarısızlıkların da dürüstçe konuşulabildiği
bir kültür gerektirir.
Çünkü hesap
verebilirlik yalnızca hesap sormak, hesap vermek değildir.
Hesaptan ders çıkarabilmektir.
Sonbaharın
yönetişim ilkesi: Sonuçları
görmek, sorumluluğu üstlenmek, ders çıkarmak.
KIŞ: Dayanıklılık ve yeniden yapılanma
Kış, ilk bakışta
bir durgunluk mevsimidir.
Ama doğa aslında
kışın da çalışır.
Toprağın altında
kökler yaşamaya devam eder. Doğa yenibahara hazırlanır.
Kurumsal hayatın
kışları da böyledir.
Ekonomik
daralmalar, krizler, belirsizlikler, değişen pazar koşulları, teknolojik
dönüşümler veya stratejik hatalar kurumları zorlayabilir.
İşte böyle
dönemlerde iyi yönetişimin gerçek değeri ortaya çıkar.
Kriz zamanında
iyi yönetişim; yalnızca sorunları çözmek değil, kurumun
dayanıklılığını korumaktır.
Kaynakları
yeniden değerlendirmek…
Öncelikleri
gözden geçirmek…
Gerektiğinde
küçülmek…
Gerektiğinde
dönüşmek…
Ve en önemlisi,
geleceğin baharına hazırlanmak.
Kışın yönetişim
ilkesi: Dayanıklılığı
korumak, dönüşüme hazırlanmak.
Dört mevsim, tek bir kurum
Aslında iyi
yönetişim dört ayrı mevsimden oluşmaz.
Dört mevsimin
birlikte oluşturduğu bir bütündür.
Bahar bize fırsatı, yaz performansı, sonbahar hesap
verebilirliği, kış ise dayanıklılığı
ve yenilenmeyi
hatırlatır.
Bunların tamamı
bir araya geldiğinde ise ortaya sürdürülebilir bir kurum çıkar.
Çünkü iyi
yönetişim sadece iyi zamanların yönetimi değildir.
İyi yönetişim, değişen zamanların yönetimidir.
Bir kurumun
başarısı, her zaman yaz mevsiminde kalabilmesinde değil; baharı fırsata, yazı
değere, sonbaharı öğrenmeye, kışı ise yenilenmeye dönüştürebilmesindedir.
Peki, iç denetim bu döngünün neresinde?
Belki de iç
denetimin kurumsal yaşamdaki rolünü de burada yeniden düşünmek gerekir.
İç denetim
yalnızca kurumun “hangi mevsimde” olduğunu söyleyen bir fonksiyon değildir.
Aynı zamanda
yaklaşan mevsimi görmeye yardımcı olur.
Riskleri görünür
kılar.
Kontrollerin
etkinliğini değerlendirir.
Yönetişimin
işleyişine ışık tutar.
Ve yönetim ile
yönetim kuruluna, bugünün sonuçlarından çok yarının
riskleri ve fırsatları
hakkında düşünme imkânı sunar.
Bu nedenle iç
denetimin bakışı da mevsimler gibi olmalıdır:
Bugünü anlamalı, geçmişten öğrenmeli ve geleceği görebilmelidir.
Uzun lafın kısası;
Doğaya
baktığımızda hiçbir ağacın her mevsim aynı görünmediğini görürüz.
Baharın
çiçekleri, yazın meyveleri, sonbaharın yaprakları ve kışın sessizliği…
Hepsi aynı yaşam
döngüsünün parçalarıdır.
Kurumlar da
böyledir.
Her dönem aynı
stratejiyle, aynı refleksle, aynı yönetim anlayışıyla ilerleyemez.
İyi yönetişim; mevsimi değiştirmek değil, mevsimi doğru
okumaktır.
Çünkü hayatın da
kurumların da sırrı belki şudur:
Mevsimler değişir.
Koşullar değişir.
Riskler değişir.
Fırsatlar değişir.
Kalıcı olan ise
değişimi okuyabilme ve değişime uyum sağlayabilme yetkinliğidir.
Ve belki de iyi
yönetişim tam olarak budur:
Değişimin işaretlerini zamanında görebilmek,
koşullara göre yönünü ve yaklaşımını yenileyebilmek
ve her zaman bir sonraki döneme hazır olabilmek…
Ali Kâmil UZUN
Yorumlar